Ders-31
Bugüne kadar yazılmış Felsefe tarihi yazımları daha ziyade modern yazımlar olduğu için eskilerinki bir felsefe tarihi iddiası değil sadece kaleme alınmış felsefi eserler içerisinde atıflardan oluşur. Fakat Hegel ile birlikte bir felsefe tarihi felsefesi inşa olunduğu için yaklaşım olarak sonradan kaleme alınan ve hala kaleme alınmakta olan bütün felsefe tarihi yazımları bir hegel çerçevesidir. Hatta bazı felsefe tarihi eserleri doğrudan hegel kopyasıdır: Ya özet biçimindedir, ya da Kurulu çerçevesi yaklaşımı oradandır.
Felsefe tarihi felsefesi diye bir başlık koyup nasıl felsefe tarihi yapılacağına dair bir yöntem/yol inşa etmek lazım. Hatta bunu mümkünse bir bilim haline getirmek lazım ki kendi içinde yöntem çeşitliliğini oluşturabilsin, aksi halde sade tek tük düşünce tarihi yazımı kendisini sürdürür ve dolayısıyla uygarlık dediğimiz bütün kavramlar tek tip olmaya devam eder. Geliştirilmiş bir yargı üzerinden bütün tarih ve düşünce yargılanmaya devam eder. Bunun vehametini tartışmamıza gerek yok. Düşünce çeşitlendikçe derinleşir, derinleştikçe kendini yeniden üretir. Eğer düşünce çeşitliliği, bireylerin düşünce hürriyeti yoksa kendini yenileyemez hayatiyetini kaybeder, Dolayısıyla insanlık açısından bir yarar sağlamaz. Zaten Stoa’nın Antik Yunan’ın ya da Grek düşünce çeşitliliğinin bu açıdan köküne kibrit suyu döken bir yaklaşımı varsa o da budur. Bir taraftan Helenistik dünyanın oluşumuna katkı sağlasa da öbür taraftan o ihtişamlı Grek düşüncesinin köküne kibrit suyu dökmüştür.
Dönemlendirme kavramsal anlamda geçişlerin ilkelerini belirtmediğimiz sürece kadiktür. Yine Aristoteles’ten mülhem “Birşeyi bilmek ilkeleriyle bilmektir”. Biz mesela diyoruz ki:” işte düşünce tarihi şu dönemlerden oluşur”, neden ve nasılına cevap veremiyorsak, düşünce tarihinin gelişim ve dönüşümünü nedenleri üzerine söz söylemeksizin bu yargıyı ortaya koymak sadece bir iddiada bulunmaktır. Bu iddia bir bilgi niteliği kazanmış olmaz.
Zihinlerimizi istila etme durumunda olan düşünce tarihi felsefesinin nereden köken aldığını, yani kendisi olmak bakımından çerçevesinin ne olduğunu bilip,sonra da bunu doğru sayıyor muyuz? Bunun gölgesinde mi düşünce tarihini konuşacağız, yoksa bambaşka bir düşünce tarihi yapabilir miyiz? Eğer yapabiliriz diyorsak o zaman ilkesini ve felsefesini çerçevelendirmemiz lazım.
“Felsefe tarihi felsefesi nedir?” sorusunu sorduğumuzda yolumuz Hegel’e çıkıyor, o zaman Hegel’e katılıyor muyuz? Yoksa Hegel’in bir kritiğe ihtiyacı olduğunu mu düşünüyoruz. Bu düşünceyi nereden üretiyoruz? Niye kritiğe tabi tutalım , o felsefe tarihi felsefesi neyi izah etmekte yetersiz kalıyor. Hangi iddiasıyla absürt sözüm ona varsa eğer duruma düşüyor. Bütün bunların farkında olmadan bir fikir ileri sürmek zaten kendiliğinden köksüz olur o zaman. Hakim vakıaya bir kritik yaklaşımla kendimizi ifade etmemiz gerekir.
Fenomenoloji kavramı; nesnelerin, anlamların, öznelerin kendini tarihte açması diyebileceğimiz özet çerçeve zaten felsefe tarihi felsefeciliğine de yansımış durumda. Ancak alansal tutarlılık, fikri tutarlılık anlamına geliyor mu? Şüphesiz gelmez. Bizim faaliyetimiz açısından Felsefe tarihini dönemlendirme ihtiyacının nereden kaynaklandığını anlamak ve bunun önemini yeniden kavramak, değerini yeniden keşfetmek eğer zorunlu bir ihtiyaçsa o zaman hakiki olanını kendimizce yeniden inşa etmeliyiz ve mevcuda eleştiri getirirken bu sorumluluğu da bir taraftan üstlenmeliyiz.
Düşünce tarihi düşüncesi dört özelliği içinde barındırır.
Birincisi: düşüncenin nesnesi durumundaki delalet meselesi; yani adlarla, sözcüklerle hangi anlamlara gönderimde bulunuyoruz.
İkincisi: bu gönderimin eşyanın kendiyle örtük( delalet eden ve delalet edilen ilişkisi) olup olmadığıyla ilgili . Yani gönderimde bulunduğu ,kendi konusunun kendisi midir, kendine seçtiği nesnel konu hakkında örtük müdür bir midir ayrışık mıdır?
Üçüncüsü: Düşünce gelişiminin ne olduğuna dairdir. Yani düşünce ferden bir kimsede olduğu gibi tarihsel olarak insanlık açısından da bir lineer gelişim meselesi midir? Hangi fert olursa olsun düşüncesi açısından lineer bir gelişime zorunda olarak tabi midir? Buradan mülhem herhangi bir toplum da böyle midir? Tümel bir varlık olan insanlık da böyle midir? Ya da değil midir? Burada da kavramı ikiye bölüp, gelişimle değişimi iyi kritik etmek. Bir olgu olmak bakımından değişim nedir? Yine bir olgu olmak bakımından gelişim nedir? Buna da daha yakından bakmamız gerekir.
Dördüncü: düşünce ile düşüncenin konusu olmak bakımından varlık, çakışan daha doğrusu tek bir anlam alanının iki veçhesidir.Bu da felsefe tarihi felsefesinin kurucu anlam unsurlarından birisidir. Maddi varlık olmak bakımından varlık, duyusal ve mücerret iki kısımda ele alınırsa, duyularımıza konu kıldığımız cihetiyle varlığın bir kısmı da coğrafya. Coğrafya bilgi ilişkisini de kritik etmemiz gerekiyor. Çünkü içinde coğrafi, psikolojik, sosyolojik,teolojik önermeler kuruyoruz.
Hegel felsefe tarihi felsefesi bütün bu kavramların entegrasyonuyla oluşmuş durumda. Bir düşünce tarihi düşüncesi inşa etmek takdir edersiniz ki bütün bunlardan yalıtılmış olarak yapılamaz.Eğer amacımız bu açıdan mevcut yaklaşımı doğrultmaksa, geçmişi bu anlamda kritiğe tabi tutmalı ve o kritikle algıyı yeni bir merhaleye taşımalıyız.
Grek felsefesini ikinci dönemi yani Sokrates sonrası için, kritik kavramını da ele almıştık hatırlarsanız. Bir kritikçi olan Sokrates ve mirasçıları kendi öncesini bir eleştiriye tabi tutarak sofistlerden,tales okulundan, irili ufaklı bir sürü birikmiş sermayeyi kritiğe tabi tutuyor. O kritikte dört türlü kritik ediliyor.
Birincisini Platon yapıyor. Sokrates düşüncesini kendince kritiğe tabi tutuyor ve o kritiğe Sokrates öncesi unsurları da katarak yeniden yapıyor. Kendi başına tekil bir yol izlemektense, Parmenides gibi Herakleitos gibi filozofların düşüncelerini de işin içine katarak yapıyor.
Doğrudan orta çağa geçmek yerine, gelişim ve değişimi de işin içine katarak Hristiyanlık ve İslam’ı doğru anlamak için Hz. İsa’nın ve efendimizin gönderiliş zamanını, gönderildiği sırada insanlığın düşünce mirası ile zorunlu olan ilişkisini de anlayabilmek durumundayız. Yani Hz. Muhammed’i ve onunla indirilmiş vahyi, indirildiği coğrafyada etkin halde bulunan ön planı ve arka planıyla insanlığın oraya haslaşmış düşünce birikimiyle gözetmek durumunda olduğunu ilkeleştirmek durumundayız. Gönderen, gönderdiği şeyi, gönderdiği şeyle ilişkisini kurmuş olarak bu faaliyeti yürütürse buna gönderme denir. Eğer Hakk Teala Hz. Peygamber’i gönderdiyse, hakikate dair bir bilgi indirdiyse, bu vahyi insanlığın hedeflenmiş kısmı olması bakımından Arap coğrafyasında bir topluluğun içinden çıkardığı bir kişiye gönderdiyse ve onunla salt o toplumu değil arka planda bütün insanlığı hedeflemişse bu ilişkileri kurmuş olarak göndermiş olmalıdır. Aksi halde ona gönderme denemez. Gönderdi demenin hakkını verebilmek için Helenistik dünyadaki düşünce birikimini ve özel anlamda da Kur’an ile insanlığın bir kesişim noktası olmak bakımından Hz. Peygamberin içinden çıktığı toplumla Hz. Peygamber’in zihnini anlamamız gerekiyor. iki peygamberin temsil ettiği Hristiyanlık ve Müslümanlığın kaçıncı arka planı olursa olsun, en genel arka planını görmemiz gerekiyor. Burada da genelde Helenistik dönem, özelde Stoa felsefesi son derece önemlidir.
Kur’an’dan bire bir ayetlerin Stoalıların hangilerinin dilinden ifadesini nasıl bulduğunu da gösterebiliriz. Hz. Peygamber Stoa felsefesini bir dine çevirdi gibi bir kolaycılığa gitmiyoruz. Hz. Peygamberin toplumda kurulu stoa etkisini vahiy ele almıştır diyoruz.
Daha Aristoteles sağken, Kaçınılmaz görünen Makedon genişlemesi İlk Grek’i yuttu. Neden böyle? Büyük İskender 16 yaşında iken babası 1.Flip aristoteles’i davet ediyor ve Diyor ki “oğlumu sana emanet ediyorum, bunda benim zapt edemediğim bir taşma var, bunu usule, üsluba kavuştur”. Oğlunu eleştirmiyor, çok değerli bir cevherinin olduğunu ve bir üsule kavuşmazsa (suyun sulamayla bir vadiye bereket sağlaması yerine sel olup her şeyi heba etmesi durumu gibi) bu cever taşmasının heba olacağını düşünmüş. İskender 16 yaşından 20 yaşına kadar da Aristoteles’in öğrencisi ve rivayet odur ki Aristotales 4 yıl İskender’e hocalık etti. Babasının beklenmedik ölümüyle 20 yaşında hükümdar oluyor. Hiç vakit kaybetmeden ilk genişlemesini de Yunanistan’a yapıyor.
Ömrü boyunca hiç mağlubiyet almaması, büyük savaşlar yaşamasına rağmen hiç mağlup olmaması, onun askeri dehasını gösterir. Peki bütün neden bu mudur? İkinci neden Grek’in de kendisinin hiç edilmesine hazır bir durumu olmasıdır hiç şüphesiz. Grek adına düşüncede avantaj sağlayan 3 unsur var.
Grek tarzı düşünce, öyle 3 unsurdan nerdeyse saç ayağı oluşturuyor ki bireyi kendi ihtişamına kavuşturuyor ama toplumsal birlik ve mukavemet bakımından zaaf gösteriyor. Zaten klasik Grek döneminde Platon’un devletine rağmen ve Aristoteles’in politikasına rağmen bir türlü siyasi istikrar kuramamasının nedeni de budur. Aristoteles, etiği bir metafizik olmaktan çıkarıp bireysel etikle toplumsal etiği bölüp, ikinci kısmını politika adını boşuna vermemiştir. Etik zorunludur, birey için nasıl zorunluysa toplum için de zorunluluk ilişkisi kuruyor. Devletin doğal bir varlık olduğu ve doğası gereği insanın siyasal bir varlık olduğu açıktır.
Devleti; ilişen olarak değil, doğası gereği olarak bulunmayan( Toplumsal varlık düzlemiyle bireysel varlık düzlemi doğal olarak birbirine kaynamamış) insan ya eksiktir diyor çünkü varlığında doğal olarak devlet varlığı mündemiç değil Ya da söz konusu ettiğimiz adam insanlığın üstünde biridir( İnsan olmak bakımından insanlığın üstünde değil, dayandığı marifet mertebesi tümeldir, Tikel değildir).Eflatun’a başkaları tarafından ilahi dedirten şey budur, zaman ve mekan üstü tüm insanlığa ait olması.
Grek düşüncesinde;
Birincisi: Özgürlük ve eşitliğin birey odaklı olması.
İkincisi: Bireyi tümel varlık kadrinde tutan şeyin sorgulayıcı düşünceyle özdeş kabul edilmesi. Her tikeli insanlığa denklemek, insana şu cürreti veriyor: ”her tikel insanın, her cüzi varlığın, tümel kavramları eleştiri hakkı kendinde saklıdır”. Kısaca Sorgulayıcı düşünce diyoruz buna.
Üçüncüsü: Zamanla, mekanla, eşyayla duyusal ilişki kurularak ortaya çıkan bütün kategorik durumların, zaman mekan tarih ahlak ve buna benzer ne varsa duyuya hitap eden anlamları savunusunda metanetle mukavemetin zayıf araz değerinde kalması. Çünkü her birey kendini Felsefe olarak tümel varlığa addediyor. İnsan dediğimiz lafız bir mahiyet olduğu için hem cevher hem hakikat. Peki buna mukabil olup da hakikat yerinde olmayanlar ne? Mekansallık, zamansallık. Duyusal iyelik. Duyulardan kaynaklanan izafetler araz kadrinde. İnsan hakikatinde arazi kadrinde ilinek olur. İnsan ya devletli olmalı doğası gereği bilkuvve insan olmaktan bil fiil insan olmaya doğru yetkinlik kazanmalı. Böyle değilse o insan ya eksiktir, ya da zaten yetkinliğini tamamlamış zamanın mekanın sığdıramadığı bir insandır. Bir nevi tümeli temsil eder.
Bu üç şeyin bir araya gelmesi; Hürriyet, eşitlik,Tümele ait olmak. Bu fert bağlamında çok yüce bir şey iken savununun kadri bakımından coğrafya tarih yerellik savunularını arazi duruma düşürüyor.
Helenistik dünyanın üç temel ekolü olan sofistlerin geri dönüşü, epikürcülüğün diriltilmesi ve Stoalılık. Bu üç ekolde Helenistik dünyayı düşünce bakımından kendi iç merhaleleriyle beraber klasik dönemde grek düşüncesini kritiğe nerden tabi tutuyorlar. Duyuya dair durumları “Gerçek, hakikat dediğimiz her neyse duyuyada da bir gerçeklik Olmalıdır” düşüncesi ile gerçekliğin içine yeniden çekerek. Düşünce olmak bakımından düşüncenin içeriğine dair şu üç kavram yeniden başat hale geliyor. Metafizik yerine mantık, fizik ve ahlak. Halbuki klasik dönem grek düşüncesi ise Metafizik, fizik ve ahlak idi.
Metafiziğin aleti olmak bakımından mantık bir alet ilmi bakımından işe dahil. Stolalılar epikürosçuluk ve yeni platonculuk mantığı temel bilgi faaliyet alanı olarak metafiziğin salt alet ilmi olmaktan çıkarıyor. Mantığı hemen başta ikiye ayırıyorlar her iki okulda platonculuk biraz farklı. O başka bir zaaftan kritik yaptığı için. Kendisi zaaf klasik grek düşüncesinde gördüğü zaaf diğer ikisinin gördüğünden biraz farklı. Ama epikürosçulukla Stoacılığın klasik döneme getirdiği döneme getirdiği eleştiri birleşiyor. Onun için her iki okulda bilimleri gruplarken aynı şekilde grupluyorlar. Yani mantık fizik ahlak.
Sizce grek düşüncesi güzellemeleri gibi algılanan şeyleri zihnimdeki farklı cihetlerini yani bugüne kadar sanki grek güzellemesi yaptım ya bunlar teslim etmemiz gereken haklardı. Aristoteles’e Platon’a hepsinin kadride denk değil. Farklı cihetleri de var. Fakat düşünce mirasını ele alırken o kadar hakkını teslim etmemiz gereken adamlar var ki tersinden ne kadar kadri yüce olursa olsun bir başka cihetten de eleştiriyi hak eden adamlar var. Bunların da eleştiri haklarını teslim etmemiz lazım. Gittikçe açılacak bunlar ve bir taraftanda tarihe yeni bir ayna tutmuş olacağız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder